FLAŞ HABER:
Ana Sayfa GÜNDEM, TARSUS TARİHİ 15 Aralık 2022 77 Görüntüleme

Celal TEZEL Yazdı: Çocuk İstismarının Sosyolojik Boyutları

Çocuk İstismarının Sosyolojik Boyutları

Geçtiğimiz hafta, Araştırmacı Gazeteci Timur Soykan’ın Birgün Gazetesi’nde yayımlanan “6 yaşındaki kızını 29 yaşındaki müridiyle evlendiren cemaat şeyhi” haberi, tüm ülkede adeta deprem etkisi yarattı. Haber yayımlandığı andan itibaren, Türkiye’nin toplumsal gündeminin birinci öncelikli gündem maddesi haline geldi. O kadar ki, köyde kentte, okulda durakta, evde iş yerinde, çarşıda pazarda kısacası hemen hemen her yerde bu konu konuşulur ve tartışılır oldu. Gazeteler, birinci sayfalarında çarşaf çarşaf bu habere yer vermeye başladılar. Sosyal medya hesapları, bu çarpıklığa ilişkin paylaşımlarla doldu taştı. Televizyonlarda izlediğimiz, söz konusu müessif olayı çeşitli yönleriyle ele alan programlar sabahlara kadar sürdü. Toplumu sarsan ve deyim yerindeyse akıllara durgunluk veren bu trajik olaya ilişkin TBMM Bütçe görüşmelerinde bile çok sert tartışmaların yaşandığına tanık olduk. Sadece işitince bile insanın kanını donduran bu müessif olaya duyulan tepkiler bir türlü dinmek bilmedi. Olay, siyasal olarak da dallandı budaklandı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Adalet Bakanlığı önüne yürüyerek 6 yaşında istismar edilen kız çocuğu için adalet istedi. Yargılamanın hemen başlatılmasını talep etti.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, “günümüz şartlarında 13 yaşında nişan 14 yaşında evlilik durumunu asla kabul etmeyiz. Hele hele daha küçük yaşta istismar faciasını kabul etmemiz mümkün değildir.” Diyerek, olayı bir facia olarak nitelendirdi. İYİ Parti, davaya müdahil olarak katılacağını açıkladı. Hemen hemen tüm siyasal partiler ve çağdaş yaşamı benimsemiş olan demokratik kitle örgütleri, olayı kınayan açıklamalar yaptılar. Vicdanları kanatan ve yürekleri dağlayan bu üzüntü verici olayla ilgili olarak kamuoyunda yapılan tartışmalar hala devam ediyor. Ve bir süre daha devam edecekmiş gibi de görünüyor. Bu arada ilginç bir gelişme oldu. Daha önce 22 Mayıs 2023’te başlanacağı duyurulan davanın ilk duruşması, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın talebi üzerine 30 Ocak 2023 tarihine çekildi. Böylelikle, kamuoyu baskısının ve halkın gücünün nelere kadir olduğu gerçeği bir kez daha görülmüş ve anlaşılmış oldu. Tabii olay genellikle; oluş biçimi, ana-baba, karı-koca rolleri, cemaat ilişkileri, dinsel dayanakları, bireysel psikolojik etkileri, nasıl ortaya çıkartıldığı ve sistematik mi, yoksa münferit mi olduğu şeklindeki sansasyonel ve magazinsel boyutlarıyla ele alınıyor. Ancak şunun şurasının iyi bilinmesi gerekmektedir ki bu olay, öyle sıradan bir adli vaka değildir. Olayın başta hukuki olmak üzere, tıbbi, dini, ahlaki, tarihi, siyasi, kültürel, psikolojik ve sosyolojik nedenleri olarak sayabileceğimiz çok çeşitli boyutları vardır. Bilindiği gibi bu müessif olay, tıbben çok ciddi bir hastalıktır. Dinen çok büyük bir günah, hukuken korkunç bir suç ve ahlaken ise büyük bir ayıptır. Kültürel olarak, hastalıklı ve sapkın bir anlayışın din inancı adı altında topluma dayatılmaya çalışılmasıdır. Olay, münferit bir olay değildir. Tarihsel kökenleri çok derinlere gitmektedir. Bilinenden ve tahmin edilenden çok daha yaygın olduğu söylenebilir. Kanımca asıl tartışmamız gereken konu, bu olayın aktörlerini yetiştiren ve gerçekleşmesini sağlayan ortamların, ilmek ilmek nasıl oluşturulduğu sorunudur.

Kimdir bu insanlar? Nerde ve nasıl yetişmişlerdir? Hangi eğitimden geçmişlerdir? Sırtlarını kimlere dayamışlardır ve güçlerini nereden almaktadırlar? Bu tip olayların önüne geçilebilmesi için bütün bu soruların teker teker ele alınıp yanıtlarının ortaya konulması gerekmektedir. Yoksa bugün bu olay biter, yarın bir başkası ve daha korkuncu ortaya çıkar. Olayın sosyolojik boyutunda ise, öncelikle Türkiye’deki “cemaat toplumlar” gerçeği, ülkemizde bir hayli uzunca sayılabilecek bir süreden beri yaşanmakta olan “toplumsal çürüme süreci” ve toplumsal anomi gibi olgular bulunmaktadır. Bilindiği gibi sosyolojik anlamda “cemaat toplum” dediğimiz toplumlar; genel toplum yapısı içerisinde, kendisini toplumdan tamamen soyutlamış, kendi örtülü kültürlerini yaşayan küçük topluluklardır. Bunlar çoğu zaman, dünyanın başka kesimleriyle ilgisini kesmiş küçük ve dar gruplardır. Cemaat toplumlarda insanları bir araya getiren unsur tek tiplik, düşünsel ve biçimsel benzerlik ve toplulukta yaşayan insanlar arasındaki birlik ve beraberliktir. Bu özelliklerin yanında kimi zaman kendileri gibi olmayanlara duydukları ortak düşmanlık, kin ve nefret duyguları da bu tip insanları bir araya getiren önemli bir faktördür. Ancak bunları birbirlerine bağlayan en temel faktör, kader birliği, kültür birliği ve gelenek birliği gibi bağlardır. Cemaat toplumların üyeleri ortaklaşa inanış, ortaklaşa tapınma ve ortaklaşa bir dini yaşayış sonucu o kadar sıkıca birbirlerine bağlanır ve birleşirler ki, bu birlik karşısında servet, meslek, toplumsal statü gibi sosyal farklılıklar tamamen önemlerini yitirebilirler.

Cemaat toplumlar, icat yapmayan, geleneğin ve büyüklerin egemen, ahlak ve hukuk kurallarının daha baskın bulunduğu, değişime kapalı, sosyal tabakalaşmanın, duygusallığın ve dinin daha güçlü olduğu toplumlardır. Cemaat toplumlarda üyenin kendisini özgürce geliştirmesine, düşünmesine, fikir yürütmesine ve kendince herhangi bir eylemde bulunmasına gerek yoktur. Bu üyeler adına her şeyi cemaat lideri, yani şeyhi düşünür ve yapacakları işleri üyelere bildirir. Cemaat üyeleri ise, mutlak bir itaatle liderin, yani şeyhin bu emirlerine itaat ederler. Cemaat toplumlara dünyanın her ülkesinde rastlanır. Bunlar çok küçük bir azınlıktırlar ve varlıklarını o toplumda hiçbir aktif rol oynamadan ve belirleyici olmadan belli belirsiz bir biçimde sürdürürler. Türkiye’de ise cemaat toplumlar son yıllarda oldukça yaygınlaşmışlar, ekonomik ve siyasal olarak çok büyük güç kazanmışlar ve devlet kurumları içerisinde kadrolaşmışlardır. İşte, asıl tehlike arz eden ve bir an önce denetim altına alınması gereken durum bu durumdur. Müessif olayın bir başka sosyolojik boyutu ise, “toplumsal çürüme” ya da liberal ekonomistlerin ve siyasetçilerin deyimiyle “toplumsal patlama” dır. Bir toplumda gelir ve servet dağılımı arasındaki dengenin bozulması, zengin ve fakir arasındaki gelir uçurumunun açılması, kısaca zenginin daha zengin ve fakirin de daha fakir hale gelmesi, yönetici ve zengin grubun ahlaksızlaşması, kısacası toplumsal ahlakın genel olarak çöküntüye uğraması, toplumsal şiddetin, intiharların, mafya örgütlenmelerinin, suç oranlarının, uyuşturucu kullanımının, fuhuşun, sokaklarda görmezden gelinen açların, tinercilerin, evsizlerin, yaşlıların ve kimsesiz çocukların artması ve üstüne üstlük bu sorunların kısa vadede çözümleneceğine olan inancın yitirilmesi gibi olumsuzluklar toplumsal çürümenin belirtileri olarak görülmekte ve sosyal patlamanın nedenleri arasında sayılmaktadır. Söz konusu müessif olayımız da Türkiye’de toplumsal çürümenin ulaştığı boyutları göstermesi açısından çok önemli ve anlamlıdır. Tipik bir örnektir.

Son olarak, sözünü ettiğimiz müessif olayın sosyolojik hastalık belirtilerinden birisi olarak gördüğümüz Anomi kavramı ise; kısaca, bir toplumda özellikle belirsizlik durumlarında ortaya çıkan, birey ve toplum ilişkisinin zayıfladığı hatta koptuğu; kuralların geçerliliğini yitirdiği, kuralsızlık ve duyarsızlık dönemi olarak tanımlanabilir. Üzerinde durmaya çalıştığımız söz konusu olayımızda suç failleri cezalandırılıp, olayın mağduru rehabilite edilebilir. Ancak unutulmamalıdır ki, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız sosyolojik hastalıklar iyice tedavi edilmediği, olayın yaşanmasına neden olan ortamlar ortadan kaldırılmadığı ve köklü yapısal ve kurumsal önlemler alınmadığı takdirde bu tip olayların yaygınlaşmasının önüne geçilebilmesi pek de mümkün görülmemektedir. Asıl yapılması gerek şey; Anayasa’nın 2. Maddesinde belirtilen “insan haklarına saygılı, demokratik ve laik sosyal hukuk devletinin” tüm kurum ve kurallarıyla tesis edilmesidir. Toplumun çağdaşlaşması önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Çağdaş yaşama biçimini benimsemiş olan toplum kesimlerinin desteklenmesidir. Bunun için de öncelikle, bilimsel ve eleştirel aklı esas alan, bütünüyle demokratik ve laik, yaratıcılık eğitimine dayalı, üretken, nitelikli ve çağdaş bir eğitim sisteminin kurulması gerekmektedir.

Celal TEZEL
MEÜ. E. Öğr. Gör. Uzm.