FLAŞ HABER:
Ana Sayfa EĞİTİM-TİYATRO-EDEBİYAT-ŞİİR-MÜZİK, GÜNDEM 24 Nisan 2021 303 Görüntüleme

Ege Üniversitesi’nde TÜRK MUSİKİSİ DEVLET KONSERVATUARI Mezunu,  TARSUSLU MÜZİK ÖĞRETMENİMİZ Murat BAL’dan Güzel Bir Yazı – Murat BAL Aynı Zamanda A’dan Z’ye TARSUS Adlı Gurubun Kurucusu ve Yöneticisi – TARSUS İçin Geleceğe IŞIK Tutan Yüreklerden Birisi

Ege Üniversitesi’nde TÜRK MUSİKİSİ DEVLET KONSERVATUARI Mezunu,  TARSUSLU MÜZİK ÖĞRETMENİMİZ Murat BAL’dan Güzel Bir Yazı – Murat BAL Aynı Zamanda A’dan Z’ye TARSUS Adlı Gurubun Kurucusu ve Yöneticisi – TARSUS İçin Geleceğe IŞIK Tutan Yüreklerden Birisi

ÖĞRETMEN OLMAK

Kutsal meslektir öğretmenlik…
Bazen, henüz anne kucağından aldığınız minicik yavrulara okul zamanlarında ihtiyaç duydukları annelik duygusunu vermek; bazen de istikbale doğru yol alan ve bir gün bu toplumun yetişkin bireyleri olacak gençlere doğru yolu gösteren baba olmak zorundasınız bir öğretmen olarak.

Ben de bir öğretmenim! Bu mesleği edindiğimden beri sınıf ortamında olsun, sınıf dışında olsun görev sürem içinde karşılaştığım olaylarda hep öğretmenlerim gözümde canlandılar. “Öğretmenim ne yapardı? Öğretmenim ne yapmıştı?” sorularımın ve geçmişe dönük izlenimlerimin kontrolünün ardından; ne yapmam gerektiğine karar verip, uygulamalarımı bu şekilde yaptım. Öğretmenlerim yalnızca öğretmemişler… Yolumu aydınlatmak için tuttukları ışık o kadar kuvvetliymiş ki; hayatımın ileri aşamaları olan şu günlerde bile şavkı hâlâ etkisini sürdürerek rehberim olabiliyor bana…

Mesleğimin ilk yıllarında; hatta daha ilk günlerinde, sınıf ortamında bir konuyu öğrencilerime öğretirken “öğretmenim şöyle anlatırdı” deyip; (artık o an hangi öğretmenimi hayal ediyorsam) onun şekline bürünür, o rolü oynamaya başlardım adeta. Bu durumu, öğrenim hayatından sonra çalışma hayatına başlayan çoğu kişinin; belki farkında olmadan bilinçaltında gerçekleştirdiğini tahmin ediyorum. Bilmem yanılıyor muyum?

Bugün 23 Nisan!
Atamızın egemenliğin anlamını her defasında idrak etmemiz için bizlere ve çok değer verdiği çocuklara armağanı…
Bu vesile ile; Tüm Tarsusluların 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutlarken; öğretmenlik mesleğinin var olabilmesi için gereken etmenlerin başında gelen çocuğa dair mesleğimde yaşadığım bir anımı sizlerle paylaşmak istedim.

…………..o0o……………

SELÇUK VE BEN

Yıl 1996…
Eylül ayının yirminci günü İstanbul/Silivri Nurullah BALDÖKTÜ İlköğretim Okulunda müzik öğretmeni olarak göreve başladım. Okulun tüm sınıflarının müzik branş öğretmeni olmam yanında 6/B şubesinin de sınıf öğretmeniydim. Kış aylarının geride kalıp bahar aylarının gelmesi ile birlikte, tıpkı doğanın canlanması gibi; çocukların da, bizlerin de hareketliliği ve canlılığı artmakta; bahçede oyun kuran ve top peşinde koşan öğrencilerin sayısı günden güne artmaktaydı. Tam da bu günlerde İstanbul’da faaliyet gösteren, oyun ve eğlence merkezlerinden birisi olan Tatilya’dan birkaç görevli okulumuza gelerek, bir protokol imzalayıp; hafta sonu okulumuzun büyük bir kısmını eğlence merkezlerinde ağırlayacaklardı. Beklenen gün gelip çattı. Sabah okul bahçesinde hazır olan otobüslere sınıf öğretmenleri olarak sınıflarımızı yerleştirdik ve yola çıktık. Şarkılarla, türkülerle geçen yolculuğumuz ardına kendimizi Tatilya’nın içinde bulmuştuk.

Öğrencilerimizi içeri alırken bileklerine taktığımız renkli şeritler ile hem öğrencilerimizi kalabalık içinde tanıyarak kontrol edebilecek, hem de bu şerit bileklikler ile diledikleri an oyun merkezinin yiyecek içecek reyonundan beslenmelerini almaları sağlayacaktı. Hayatımda hiçbir zaman o kadar çok sayıda oyun parkı oyuncaklarına bindiğimi hatırlamıyorum. “Öğretmenim hadi şuna da binelim; öğretmenim buna siz de bizimle binin!” ısrarları ile bindiğim oyuncakların çoğundan, yüz rengimin bembeyaz kireç gibi bir vaziyette indiğimi hissediyor; ama o masum ısrarlara da dayanamıyordum. Nihayetin de saatler birbirini kovalamış, dönüş vakti gelip çatmıştı. O kocaman devasa büyüklükteki oyun alanının bölümlerinden çocukları toplamamız bir hayli güç olmakla birlikte; benim sınıfımdan birkaç öğrenciyi dakikalar boyunca arayarak bulabilmiştim. Bu esnada otobüsünü dolduran sınıflar çoktan okula doğru yola çıkmıştı bile. Son olarak benim sınıfımın bulunduğu otobüs te yola çıkmış; okula Silivri’ye doğru yol alırken akşamın karanlığı da yavaş yavaş çökmeye başlamıştı. Tam yolumuzun sonuna doğru yaklaşıyorduk ki; sınıfımdan Selçuk adında bir öğrencim utanç, şaşkınlık ve korku ile karışık duygularla yanıma gelerek: “Öğretmenim biz köyde oturuyoruz. Benim köyümün dolmuşları erken saatlerde bitiyor. Ben evime nasıl gideceğim?” diye şaşkınlığını ve korkusunu ortaya seriyordu adeta.
Biraz sorguladım:
-“Seni alacak kimse yok mu oğlum?” diye sordum.
-“Baban? Annen?”
Utanarak ve sıkılarak yanıt verdi.
-“Benim babam yok öğretmenim. Annem de gelemez”
-“Anladım dedim. Sen bekle bakalım.” diyerek şimdilik varacağımız okul bahçesine varmayı bekledim.
Bu esnada okula vardık ve öğrencilerimi sağ salim teslim ettim; Selçuk hariç…
O zamanlar şimdiki gibi cep telefonu falan da yok tabi ki. Selçuk’u kaptığım gibi doğru PTT ye… Neyse ki evlerinde telefon vardı. Annesi çıktı telefona. Durumu anlattım, geç döndüğümüzü, gelip alabilecek bir kimsenin olup olmadığını sordum. Maalesef o akşam vaktinde Selçuk’umu alabilecek kimse yoktu. Benim de aracım yoktu ki götürebileyim evine. Telefonda annesine son olarak:
-“Hanımefendi üzülmeyin, merak etmeyin; Selçuk bu gece benim misafirim, yarın yollarım size dedim. Zavallımı alarak döndüm gerisin geriye evimize. Tam o esnada, henüz bir önceki gün yeni aldığım ve bütün gün o dehşet büyüklükteki oyun alanında defalarca turlar attığım ayağımdaki bot ayakkabının verdiği ağırlığı, artık belimin ötesinde sırtımda hissediyordum.
Birkaç dakika sonra eve vardığımızda Selçuk’u televizyon karşısına oturtarak hemen mutfağa daldım. Hiç unutmuyorum; barbunya ve pilav ikilisini biran evvel bir araya getirmek için ışık hızıyla hareket ediyordum. Bu arada çabamı gören Selçuk; sanki tek aç olan kendisi olmalıymış gibi:
-“Öğretmenim ben aç değilim” diyerek beni durdurmaya çalışıyordu.
-“Oğlum bütün gün ne yedin ki sanki? Altı üstü bir hamburger” dediğimde;
-“Yok öğretmenim ben iki tane yedim diyordu; bıyık altından gülümseyerek.”
Espriler, takılmalar derken softamızı kurduk; yemeğimizi bitirirken:
-“Hani aç değildin sen?” diye son takılmalarımı da yaptıktan sonra geceye doğru ilerleyen saatleri televizyon karşısında geçiriyorduk. Bir ara; “istersen uyku için yatağın hazır, hadi git yat!” diye seslendim. “Daha uykum yok öğretmenim” diyerek televizyonda odaklandığı filmden gözünü ayıramıyordu. Henüz birkaç dakika geçmişti ki; “benim uykum geldi” diyen Selçuk’un gözlerindeki yorgunluğu görmek hiç te zor değildi. Yatırdım…

Sabah baktım ki birisi beni dürtüyor. Gözümü açtım; Selçuk. Uyanmış, kalkmış, hazırlanmış, beni uyandırmaya çalışıyordu. “Öğretmenim ben uyandım, gidiyorum artık” dedi… Peki! dedim. Kahvaltı yapalım öyle git yavrum diye ısrar ettimse de… Eee! çocuk işte. Belki evdekileri özledi, belki de daha fazla meraklandırmak istemiyor anacığını; “gideceğim” dedi. Yapacak bir şey yoktu; tamam dedim. “Paran, pulun var mı?” diye sorduğumda: “Var öğretmenim, hem ben dolmuş yerini falan biliyorum, her gün gidip geliyorum köye” diye ilerisi için de müsaade etmedi. Yolcu ettim Selçuk’u…

Öğretmenliğimin ilk yılında bekâr bir öğretmen olarak, bekâr evimde “ağır misafir” tabir edilen bu misafir ağırlama gecesini hiç unutamam. Öğretmenlik hayatımdaki en güzide anılardan birisi olarak o gece, “Selçuk ve Ben” adı altında zihnimdeki hatıralarımdan birisi olaral yerini hep korumaktadır.
Kim bilir?..
Belki de bir gün Selçuk ile karşılaşırım; bakarsınız Selçuk’ta Beni davet eder…
………….o0o………..

Bir daha buluşuncaya dek; Sağlıcakla kalın!

Murat BAL
23 Nisan 2021